Ülke - Bölge - Dünya PDF Yazdır e-Posta

(15 Aralık 2017, Cuma)

İslam dünyası, dünya siyaseti ve hâkimiyetini etkileyen yeryüzü coğrafyasında bulunmaktadır. Bu coğrafya, dinlerin çıktığı ve yayıldığı coğrafyadır. Dünya seyr u seferinde, bu coğrafya, odak noktasıdır. Dünya hâkimiyeti bu coğrafyaya hâkim olmaktan geçer.

Teknolojinin gelişmesi, iletişimin hızlanması, coğrafi keşifler, uzayın kullanılır hale getirilmesi, uydu hâkimiyeti, küreselleşen dünya… bütün bunlar İslam coğrafyasının ehemmiyetini yok edememiştir.

Elan bile bu coğrafyaya hâkim olan dünyaya hâkim olabiliyor, İslam coğrafyasında etkisini kaybeden dünya hâkimiyetini de kaybediyor.

Bu coğrafya üzerinde yaşayan ülkeler, bu denli önemli bir coğrafyanın nimetlerinden ve konumundan faydalanma yerine, coğrafyamıza göz diken büyük güçlerin baskısı altında eziliyorlar. Çünkü bu konumu değerlendirerek kendi lehlerine çevirebilme ufkuna ve gelecek tasavvuruna malik değildirler.

Bu hususta; ülke-bölge-dünya arasındaki bağa ve iç içe giren ilişkilerine bakmamız gerekecektir.

İslam dünyası şimdilik; 57 ülkeden oluşur. Bu ülkelerin coğrafyaları bitişiktir, tarihleri ana hatlarıyla ortaktır. Ortak bir üst kimlikleri vardır: İslam. Birlikte hareket ettikleri zamanlarda neler yapabileceklerini bilmektedirler.

İslam dünyası, ortak ve zengin bir kültüre sahiptir. Engin devlet tecrübeleri vardır. Doğunun ve batının idari ve kültürel birikiminden yararlanarak oluşturdukları devletler, (Emevi-Abbasi-Osmanlı) tarihte nasıl bir yer edindiklerinin tecrübelerine sahiptirler. Kendilerini ayakta tutan ve dünya siyaset sahnesinde etkin kılan düşüncesini de bilirler.

İslam ülkelerinin her biri, genel İslam âlemine bir katkı, bir renk ve zenginlik katar. Her bir ülkenin insanlığa sunacağı iyilikleri ve yücelikleri vardır. Her bir ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri vardır. Her bir ülkenin yetişmiş genç nüfusu vardır. Her bir ülkenin kendine ait özelliği olan bir coğrafyası, toprak parçası vardır.

Halkı Müslüman olan İslam ülkeleri, başlarını kaldırıp nerede yaşadıklarını, yani coğrafyalarını iyi bir tanımalıdırlar. Bu coğrafyanın özelliği ve dünya siyasetindeki yeri nedir? Görmeleri elzemdir. Her bir ülke bunu kendi ülkesi için de yapmalı ve bütün bir coğrafyamız için de.

Her bir İslam ülkesi ayrı ayrı gücünü ve yapabilirliklerini iyice bilmelidir. Bu gücünün neye kadir olduğunu ölçebilmelidir. Hamaset ve tarihe sığınarak bunu abartmamalıdır. Tarih ve geçmiş tecrübe, bugünü inkâra vesile olmamalıdır. Tarihî tecrübe bir tecrübedir, tecrübe bugüne yarayabilirse bir değer ifade eder.

İslam ülkeleri kendilerini bir bölge olarak görmelidirler, her bir ülke kendini ayrı ayrı dünya devletlerinden bir devlet görmeye başlarsa, bunun neticesi, komşusunu yok sayarak dünya hâkim gücüne veya güçlerinden birine yaslanarak hayatiyetini sürdürmeye başlar. Böyle bir siyaset, bölgede işbirliği ve ortak siyaset yürütmesine müsaade etmez. Bu konuda, İslam ülkeleri arasında nisbetin güçlü devletlere daha fazla iş düşer. Onlar kendi güçlülüklerini bölge İslam devletlerine karşı kullanarak onları ezmeye ve kimliklerini, kültürlerini, birikimlerini küçümserlerse, o ülkeler de zaten avını bekleyen avcılar misali hazırda bekleyen güçlü dünya hâkim güçlerinden birine sığınırlar, sığınmakla kalmazlar, komşusundan intikam almaya başlarlar. Tarihî birlikteliklerini unutup tarihî düşmanlıkları öne sürerler ve aralarındaki ipler de kopmaya başlar.

Türkiye-İran-Mısır-Suudi Arabistan-Pakistan İslam dünyasının güçlü ülkeleri kabul edilirler. Bu ülkelerin her birinin kendine ait özel özellikleri ve meziyetleri vardır. Tarihî geçmişleri vardır, devlet tecrübeleri vardır. Coğrafik özellikleri vardır. Kültürel birikimleri vardır. Yer üstü ve yeraltı zenginlikleri vardır.

Bütün İslam ülkeleri, hassaten adı geçen bu bölgesel güçlü ülkeleri, birbirlerine karşı daha dikkatli davranmalıdırlar. Her ülke kendi millî menfaatini korumalı, kendini geliştirmeli, hatta kendi millî menfaati için diğer bölgesel güçlü ülkeye karşı zaman zaman bazı ön kesici hamleler de yapabilmeli. Ama bu hamleler bir nevi aile içi hamleler olmaktan öteye geçmemeli. Karşıdaki komşusu ve böldedaşı ülkeyi büsbütün tahribe yönelik olmamalıdır.

Türkiye, İran’ı, Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı, Pakistan’ı fazla incitmemeli. Mısır, İran, Suudi Arabistan, Pakistan da aynı hassasiyetleri göstermelidirler. Bölge arası rekabet, bir ilerleme ve geleceği inşa etme yarışına dönmelidir. Ayrıca bölge içi uyum paketleri oluşturarak işbirliğine gidilmeli. Coğrafyamızın yer altı ve yer üstü zenginlikleri bölgede kalmalı ve İslam ülkeleri içinde deveran etmelidir. Mecbur kalınmadıkça İslam dünyası dışına bizim zenginliklerimiz çıkmamalıdır. Bilhassa beyin göçü önlenmelidir. Aklı eren ve insanlığa katkı sağlayan insanımızı bölge içinde tutmanın yolları aranmalı ve bulunmalıdır.

İslam dünyasının can yakıcı problemleri vardır, bunları yok sayarak, öteleyerek değil, makul ve uygulanabilir bir tarzda çözüm yolları aranmalıdır, bu konuda bölgesel işbirliğine gidilmelidir.

İslam dünyasındaki fikir ayrılıkları açık şekilde beyan edilmeli. Önce farklılıkların neler olduğu tesbit edilmeli, bunların izalesi mümkün ise hâl edilmeli değilse nasıl işlerlik kazanacağı değerlendirilmelidir. Mezhebi farklılıklar; Şia ile Ehl-i Sünnet, aralarındaki farklılıkların neler olduğunu tesbit ederek ortak bir yön belirlemelidir, tarih gösterdi ki bu iki anlayış devam edecektir, öyle ise bir arada yaşama yolları aranmalıdır. Burada dikkat edilecek husus bu ana iki akımdan her hangi biri, kendini güvende hissetmediği zaman başka güçlere sığınma ihtiyacı duymuştur. Kendi geleceği için emperyalist güçlere dayanarak gizli veya aşikar iş tutarak bölgede güç kazanma yoluna hiçbir İslam ülkesi gitmemelidir. Bu konuda yekdiğerini de buna zorlamamalıdır. Şia, İslam dünyasında az bir nüfusa sahip ise bunu kabul etmelidir, bu az nüfus ve nüfuz ile İslam dünyasına hakim olmaya kalkışmamalıdır. Gücünü aşan bir yer elde etmeye yeltenmemelidir. Ehl-i Sünnet de Şia’yı buna zorlamamalıdır.

İslam dünyasındaki selefi, vehhabi, sufi, vb. ekoller de kendilerine dikkat etmelidirler, İslam’ın büyük ve geniş şemsiyesini kendi dar ve indî görüşleri içine hapsetmeye kalkışmamalıdır. Bunlar da birer vakıadır ve hayatiyetlerini sürdürebilmelidirler. Ama İslam düşmanlarına malzeme vermemeli ve İslam dünyasını sömürmeye çalışan sömürücü güçlerin ekmeğine yağ sürmemelidirler. İslam’ın geniş şemsiyesi bunların hepsini bir çatı altında toplamaya muktedirdir, yeter ki İslam’ın genişliğine uygun bir ortam hazırlayabilelim.

İslam dünyasına musallat edilen/olan ırkçılık belası da başka bir problemdir. İslam bu konuda açık ve sarih hükümlerle meseleyi çözmüştür. Fakat İslam’dan uzaklaşan ümmet bu meseleyi büyütmüştür. Her bir ırk, kavim kendi kavmi özelliklerini muhafaza etmek, onu geliştirmek hakkına sahiptir. İslam kavimleri bu konuda birbirlerine yardımcı olmalıdır. Renklerin ve dillerin farklılıkları Allah’ın ayetlerindendir, hiçbir ayeti inkara kimsenin hakkı yoktur. Diller ve renkler bizim zenginliğimizdir.

Ümmeti fakirleştirmeye, çoraklaştırmaya kimsenin hakkı olamaz. Her kavim dilini ve kavmi özelliklerini İslam’ın ana anlayışı içinde geliştirmelidir, bu bize katkı sağlar. Farklılık zenginliktir, aynileşmek fakirliktir, bu her konuda böyledir.

İslam dünyası, kendini bir bütün olarak görmelidir. Bugüne kadar kurulan kurum ve kuruluşlara işlerlik kazandırılmalı ve yeni kurum ve kuruluşlar ihdas edilmelidir. İçerde farklı farklı devletler dış dünyada adeta tek devlet gibi hareket edebilen bir yapılanmaya doğru gidilmelidir.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması sonrası, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Türkiye'nin çağrısıyla ve olağanüstü gündem ile toplantısında alınan kararların hayatiyet kazanması için İslam dünyası, yani imza atan her bir ülke üzerine düşeni yapmalı ve bunun takipçisi olmalıdırlar. Bu İslam ülkeleri arasındaki bağların ve işbirliklerinin daha bir perçinleşmesine katkı sağlamalıdır.

İslam dünyası için, dünya siyaset sahnesinde her bir ülke tek başına hareket ederek zayıf ve etkisiz bir konuma düşmek yerine topyekûn bölge adına İslam dünyası adına hareket ederek daha güçlü ve etkin bir siyaset yürütmenin farkına varmanın zamanı gelmiştir.

AB’nin oluşumu ve seyri bu konuda İslam dünyasına bir örneklik teşkil edebilir. Onlar kendi aralarında nasıl bir ortak bağ ve ortak hedef belirlemişlerse biz de kendi aramızda var olan ortak bağları kuvvetlendirerek, yeni ortaklıklar kurarak birliğe doğru adım atmalıyız. Birliktelikler eğer kurumlaşmaya dönüşmezse fazla sürmez ve bir değer de ifade etmez.

İslam dünyası, Donald Trump'ın hamlesine karşı girişilen bu hareketi, bu hamleyi kalıcı kılamaz ise ödeyeceği bedel Filistin ile Kudüs ile sınırlı kalmayacak, sırasıyla birer birer diğer İslam ülkelerine de sirayet edecek ve her bir ülke katbekat bedel ödeyecektir.

Yol ayırımındadır İslam dünyası; ya birlikte hareket etme becerisini kazanacak veya….

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

İnsanın Kendisiyle Konuşması
(14 Eylül 2018, Cuma) İnsanın ...
Davet
(31 Ağustos 2018, Cuma) اُدْعُ ...
Bizim Matbuatın İnkilaba Hıyaneti(*)
(17 Ağustos 2018, Cuma) Bugünkü Matb...
1933 Türkiyesi ile 2018 Türkiyesinin Mukayesesi
(4 Ağustos 2018, Cumartesi) Milletleri...
Külahıyla Muhavere Eden Çoban
(24 Temmuz 2018, Salı) Çok namdar, ha...
İşi Vaktinde Yapmak
(13 Temmuz 2018, Cuma) “Çî vaht...
Leylek ile Kırlangıç Hikayesi
(6 Temmuz 2018, Cuma) Leylek ile kırla...

Kimler Sitede

Şu anda 30 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 480
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2440139
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >